Güncel siyasi gelişmeleri takip edenlerin de bildiği üzere, son yıllarda sağ popülist ve milliyetçi liderler siyaset sahnesinde giderek daha fazla öne çıkmaktadır. Popülizmin kutuplaştırıcı siyasetten beslenmesi nedeniyle bu yükselişe nefret söylemindeki artış da eşlik etmektedir. Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi rakiplerini hedef alan kışkırtıcı ifadeleri, Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump’ın göçmen karşıtı söylemi ve Avrupa’da aşırı sağ partilerin mülteci karşıtı söylemleri, bağlamları birbirinden farklı olsa da kullanılan dilin benzerliği nedeniyle nihayetinde aynı temel amaca hizmet etmektedir: toplumsal huzursuzluk.
Bu yazıda popülist liderleri, özellikle ABD Başkanı Donald Trump ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı daha yakından ele alacak, kullandıkları kutuplaştırıcı dile ve bu söylemin artan otoriterleşmeye nasıl katkıda bulunduğuna odaklanacağız.
Popülist Siyaset ve Biz-Onlar Ayrımı
Latince kökenli “popülizm” sözcüğü kelime anlamıyla “halkçılık” anlamına gelir. Siyasi açıdan ise popülizm, bir düşman ya da “öteki” yaratarak kendi tabanını güçlendirme ve harekete geçirme yoluyla fikirlerin yayılması yöntemini ifade eder. Popülizm hem sağ hem de sol siyasi hareketlerde görülebilir. Bu bağlamda, Suriyeli ve Iraklı göçmenlerin geçişini engellemek amacıyla sınıra dikenli tel örgüler inşa eden ve Müslüman mültecileri “işgalciler” olarak nitelendiren Viktor Orbán, sağ popülist bir lider örneğidir.[1] Öte yandan Venezuela’da yoksulları savunurken elitleri ve büyük sermaye gruplarını halkın düşmanı olarak gösteren, büyük toprak sahiplerini ve iş insanlarını “parazit elitler” olmakla suçlayan ve tarım arazileri ile büyük şirketleri kamulaştıran Hugo Chávez ise sol popülist bir lider örneğidir.[2]
Görüldüğü üzere, ister milliyetçi sağ siyasetten ister sosyalist sol hareketlerden kaynaklansın, popülist siyasetin merkezinde “biz ve onlar” ikiliği yer almaktadır. Viktor Orbán’ın söyleminde “biz” Avrupalıları ifade ederken, Chávez’in söyleminde yoksul kitleler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ortaya çıkış nedenleri ve beslendikleri toplumsal dinamikler farklı olsa da popülist liderlerin temel anlatısı her zaman “gerçek halk” ile “öteki” arasındaki kutuplaşma üzerine kuruludur.
Bu “biz ve onlar” ayrımının en çarpıcı örneklerinden biri, mevcut ABD Başkanı Donald Trump’ın siyasi söyleminde görülebilir. Trump, özellikle göçmenleri, Müslümanları ve siyasi rakiplerini hedef alan kutuplaştırıcı söylemiyle bu ayrımı derinleştirmiş ve nefret söyleminin yayılması için elverişli bir ortam yaratmıştır.
Trump’ın “Biz ve Onlar” Siyaseti: Demokrasiye Bir Tehdit
ABD Başkanı Donald Trump, 2016’da ilk kez iktidara gelişinden bu yana belirgin biçimde popülist bir söylem kullanmıştır. 6 Ocak 2021’deki “Save America!” mitinginde yaptığı konuşma, izlediği popülist anlatının açık bir özeti niteliğindedir. Demagojiyi kitleleri harekete geçirmek için bir araç olarak kullanan Trump, mitingindeki kalabalığı “halk” olarak tanımlamış ve “Siz daha güçlüsünüz, daha zekisiniz. Herkesten daha fazlasına sahipsiniz” gibi ifadelerle onları yüceltmiştir. Bu bağlamda hitap ettiği “siz”, “Amerikan ulusunu kuran unutulmuş, vatansever halkı” ifade ederken, “ötekiler” yozlaşmış medya ve elitler olarak sunulmuştur.[3]
Diğer birçok popülist siyasetçinin söyleminde sıklıkla görülen karakteristik bir unsur burada da öne çıkmaktadır: “biz” olarak tanımlanan grubun mağdur olarak sunulması. Trump’a göre “halk”, yozlaşmış medya tarafından haksızlığa uğratılmaktadır. Bu mağduriyet anlatısı kaçınılmaz olarak bir düşman kavramını beraberinde getirmektedir. Bu örnekte düşman medyadır.[4]
Ancak düşman yalnızca medyayla sınırlı değildir. Liste sürekli genişlemektedir. Sürekli bir düşman figürünün varlığı, Trump’ın destekçilerinin ülkelerini kuşatma altında algılamalarına yol açmış ve seçmen tabanının pekişmesine hizmet etmiştir. Sürekli bir kriz atmosferi yaratmaktan güç alan sağ popülist lider Trump, farklı dönemlerde göçmenleri, Müslümanları, kadınları ve LGBTİ bireyleri nefret söyleminin hedefi hâline getirerek şeytanlaştırmıştır. Trump’ın kurduğu “biz ve onlar” ikiliğinde yalnızca Amerikan vatandaşı olmak “biz” grubunun bir parçası olmak için yeterli değildir. Aynı zamanda beyaz ve Hristiyan olmak da gerekmektedir. Bu yaklaşım, 2019 yılında ABD vatandaşı olan dört Demokrat kadın Kongre üyesine yönelik “Geldiğiniz ülkeye geri dönün” sözlerinde açıkça görülmektedir.[5]
Trump yönetimi döneminde nefretin en sık hedef aldığı gruplardan biri Müslümanlardı. Öyle ki Trump, 2015 başkanlık kampanyası sırasında “Müslümanların Amerika Birleşik Devletleri’ne girişinin tamamen ve bütünüyle durdurulması” çağrısında bulunacak kadar ileri gitti.[6]
Bu örnekleri kolaylıkla çoğaltmak mümkündür. Burada vurgulamak istediğim temel noktalardan biri, bir devlet başkanının kullandığı dilin yalnızca toplumu bölmekle kalmayıp nefret suçlarına da yol açabilmesidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırma, Donald Trump’ın 2016 başkanlık seçimlerindeki zaferinin ülke genelindeki nefret suçları üzerindeki etkisini incelemiştir. Bulgular, Trump’ın seçilmesinden sonra özellikle Müslümanları ve Latin Amerikalı göçmenleri hedef alan nefret suçlarında önemli bir artış yaşandığını ortaya koymuştur.[7]
Popülist siyasetin başlıca tehlikelerinden biri, popülist liderlerin yüksek sesle savundukları ilkeler kişisel ya da siyasi çıkarlarına hizmet etmeyi bıraktığı anda bu ilkelerden vazgeçebilmeleridir. Bu çelişki yaygın bir stratejidir: kamuoyu desteğini harekete geçirmek için duyguları kışkırtmak, başlangıçta ideolojik açıdan kararlı görünmek, ancak iktidara geldikten sonra hızla tutum değiştirmek veya tamamen tersine dönmek.
Örneğin Donald Trump seçim kampanyası sırasında basın özgürlüğünün ve ifade özgürlüğünün öneminden sık sık söz etmiş ve kendisini bu değerlerin savunucusu olarak sunmuştur. Ancak son haftalarda, yalnızca ABD hükümetinin Filistin konusundaki tutumunu eleştirdikleri için birçok kişinin ifade özgürlüğünün kısıtlandığına tanık olduk. Trump yönetimi, öğrencilerin gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi de dahil olmak üzere Filistin yanlısı protestoları hedef almaya başlamıştır. Dikkat çekici örneklerden biri, ABD’de Fulbright bursuyla doktora yapan Türkiyeli öğrenci Rumeysa Öztürk’tür. Öztürk, okul gazetesinde Filistin’i destekleyen bir yazı kaleme aldığı gerekçesiyle göçmenlik görevlileri tarafından gözaltına alınmıştır. ABD vizesi de iptal edilmiştir.[8]
Benzer şekilde, Harvard Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi (CMES) Direktörü Profesör Cemal Kafadar ile yardımcısı Rosie Bsheer’in İsrail-Filistin meselesiyle bağlantılı gelişmelerin ardından antisemitizm suçlamaları çerçevesinde görevlerinden alınmaları, akademik ifade özgürlüğünün nasıl baskı altında olduğuna dikkat çeken bir başka örnektir.[9]
Erdoğan’ın Kutuplaştırıcı Söylemi ve Nefret Söyleminin Sonuçları
Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemi de Donald Trump’ın siyasi tarzına benzer şekilde “biz ve onlar” ikiliğine ve şeytanlaştırma stratejisine dayanmaktadır. Trump’ın Müslümanları, medyayı ve elitleri hedef alması gibi Erdoğan da iktidarını pekiştirmek amacıyla farklı grupları sürekli olarak “öteki” şeklinde tanımlamıştır. Ancak Erdoğan’ın söyleminde dikkat çeken önemli bir farklılık vardır: düşmanın kimliği sürekli değişmektedir.
Erdoğan’ın siyasi kariyeri boyunca “terörist” ya da “hain” olarak damgaladığı gruplar siyasi ihtiyaçlarına göre değişmiştir. 2013 Gezi protestolarının ardından göstericileri “marjinal çapulcular” olarak şeytanlaştırmış ve “faiz lobisini” suçlamıştır. 2016’daki darbe girişiminin ardından ise “FETÖ” olarak damgalanan Gülen hareketi başlıca düşman hâline gelmiş, bu anlatı daha sonra HDP’li siyasetçileri ve Kürt hareketini de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Bu durum, popülist liderlerin düşmanlarını ne kadar esnek biçimde yeniden tanımlayabildiğini göstermektedir. Dahası, suçlanan kişilerin gerçekten bu gruplarla bağlantılarının bulunup bulunmaması önemini yitirmektedir. Gazeteci Ahmet Şık’ın durumu bunun çarpıcı bir örneğidir: 2011’de Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Şık, 2016’da bu kez “FETÖ” ile bağlantılı olmakla suçlanmıştır. Bu çelişki, “düşman” tanımlarının siyasi çıkarlara göre nasıl şekillendirildiğini ve olgulardan bağımsız olarak bir araç hâline getirilebildiğini ortaya koymaktadır.
Erdoğan’ın kutuplaştırıcı dili zamanla muhalefet tarafından da benimsenmiştir. 2016’dan sonra “FETÖ ile mücadele” söylemi neredeyse tüm siyasi partilerin ortak söylemi hâline geldi. Siyaset, “kimin daha fazla FETÖ karşıtı olabileceği” üzerine bir yarışa dönüştü.[10]
Bu baskı ortamı, sistematik hak ihlalleri karşısında muhalefetin de sessiz kalmasına yol açtı. On binlerce kamu görevlisinin hukuki güvenceler olmaksızın topluca görevden çıkarılması, mal varlıklarına el konulması ve Birleşmiş Milletler tarafından belgelenen işkence vakaları[11], muhalefet partileri tarafından ya bilinçli biçimde görmezden gelindi ya da açıkça desteklendi. “FETÖ iş birlikçisi” olarak damgalanma korkusunun yaygınlaşması, anayasal ilkelerin anlamlı biçimde savunulmasını engellemekle kalmadı, Erdoğan’ın söylemsel hegemonyasının siyasi muhalefeti büyük ölçüde etkisizleştirmesine de imkân tanıdı.
Erdoğan’ın nefret söylemi zaman içinde yalnızca siyasi aktörleri değil, kamusal söylemin dokusunu da dönüştürdü. “FETÖ” etiketinin hem medyada hem de gündelik dilde sorgulanmadan kullanılmaya başlanması, şeytanlaştırmanın Türkiye toplumunda nasıl normalleştiğini göstermektedir.[12]
Bu gerçeklik, Erdoğan’ın popülist söyleminin etkisini ortaya koymaktadır. Türkiye siyasetini yakından takip edenlerin de görebileceği üzere, artık yalnızca AKP destekçileri değil, siyasi yelpazenin tamamı Erdoğan’ın belirlediği söylemsel sınırlar içerisinde hareket etmektedir. Bu anlamda Erdoğan, yalnızca destekçilerini değil, muhaliflerini de kendi söylem kuralları çerçevesinde hareket etmeye zorlayarak anlatı üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmiştir.
SONUÇ
Popülist liderlerin kullandığı nefret söylemi, toplumsal ayrışmaları derinleştiren ve aynı zamanda otoriterleşmenin ve hukuk devletinin aşınmasının önünü açan bir mekanizma işlevi görmektedir. Hem Trump hem de Erdoğan örneklerinin gösterdiği üzere, bu “biz ve onlar” çerçevesi yalnızca kutuplaşmayı körüklemekle kalmaz, demokratik kurumları içeriden sistematik biçimde aşındırır. Sonuçta nefret siyasallaştığında hukuk sessizleşir ve geriye, yönetimin çıplak gücün keyfî kullanımına indirgenmesi kalır.
[1] https://www.politico.eu/article/viktor-orban-hungary-doesnt-want-muslim-invaders
[2] https://www.france24.com/en/20110319-nationalisation-chavez-venezuela-trade-expropriation-firms-foreign-companies
[3] https://theconversation.com/how-donald-trumps-populist-narrative-led-directly-to-the-assault-on-the-us-capitol-153277
[4] https://www.theguardian.com/us-news/2018/aug/03/sanders-trump-acosta-media-enemy
[5] https://www.nytimes.com/2019/07/14/us/politics/trump-twitter-squad-congress.html
[6]https://www.washingtonpost.com/news/post-politics/wp/2015/12/07/donald-trump-calls-for-total-and-complete-shutdown-of-muslims-entering-the-united-states/?noredirect=on
[7] Edwards, Griffin Sims, and Stephen Rushin. “The effect of President Trump’s election on hate crimes. (2018)
[8] https://www.theguardian.com/us-news/2025/mar/30/trump-crackdown-free-speech
[9] https://www.agos.com.tr/tr/yazi/32279/harvard-universitesi-prof-dr-cemal-kafadar-i-gorevden-aldi
[10] Examples of this rhetoric, which dominates Turkish politics and targets the Gülen movement, can be found at: https://hatemonitoring.com/
[11] https://digitallibrary.un.org/record/3843477?v=pdf&ref=%5B%27%5B%22%5B%5C%27iahrageneva.com%5C%27%5D%22%5D%27%5D&ln=fr#files
[12] https://internationaljournalists.org/medyanin-haber-dili-ve-devlet-gudumlu-feto-nefret-soylemi/