İnsan Hakları Blog

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadında Nefret Söylemi

Paylaş

Giriş

İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel taşlarından biridir. Bireylerin düşüncelerini ifade edebilmesi, kamuoyunun özgürce şekillenebilmesi ve siyasi çoğulculuğun korunabilmesi için vazgeçilmezdir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu hakkı yalnızca geniş kabul gören fikirler için değil, aynı zamanda “saldırgan, şok edici ya da rahatsız edici” bulunan fikirler için de korur. Bununla birlikte ifade özgürlüğü mutlak bir hak değildir. Kullanımı, başkalarının haklarını, toplumsal barışı ya da demokratik düzenin temel ilkelerini tehdit ettiğinde sınırlandırılabilir.

Nefret söylemi, ifade özgürlüğünün sınırlarının devreye girdiği en tartışmalı alanlardan biridir. Bu tür ifadeler çoğu zaman azınlıklara yönelik ayrımcılığı, düşmanlığı, hatta şiddeti teşvik eder. Bu nedenle ifade özgürlüğü ile nefret söylemi arasındaki sınır, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda etik ve toplumsal boyutları da olan karmaşık bir mesele hâline gelir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, nefret söylemi teşkil ettiği ileri sürülen ifadelerin Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamına girip girmediğini değerlendirirken bu dengeyi korumada kilit bir rol oynar.

Mahkeme’nin içtihadı yalnızca ifade özgürlüğünün sınırlarını çizmekle kalmaz; aynı zamanda ayrımcılıkla mücadele, toplumsal barışın korunması ve bir hoşgörü kültürünün geliştirilmesi gibi daha geniş toplumsal hedeflerle doğrudan bağlantılıdır. Bu çerçevede Mahkeme’nin, belirli ifadelerin demokratik bir toplumun temelleriyle bağdaşmadığı ve bu nedenle korumanın kapsamı dışında kalması gerektiği yönündeki tutumu, hoşgörünün ve eşit insan onurunun demokratik çoğulculuğun vazgeçilmez unsurları olduğu anlayışına dayanmaktadır (Weber, 2009).

“Nefret söylemi” terimi Mahkeme’nin içtihadında sıkça geçmesine rağmen, AİHM bu kavrama dair kesin ya da bağlayıcı bir tanım geliştirmemiştir. Bunun yerine Mahkeme, özerk bir yorum benimseyerek -özellikle din ya da etnik köken temelinde- nefret, hoşgörüsüzlük ya da düşmanlık yayan ifadeleri kendi özgül bağlamları içinde değerlendirmektedir (Gündüz v. Turkey, 2003). Bunu yaparken Mahkeme, Avrupa Konseyi’nin R(97)20 sayılı Tavsiye Kararı’ndaki tanım gibi tanımlardan yararlanmıştır; bu tanıma göre nefret söylemi, “ırksal nefreti, yabancı düşmanlığını, antisemitizmi ya da hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, tahrik eden, teşvik eden ya da meşrulaştıran her türlü ifade biçimi”dir. Bu yaklaşımı yansıtır biçimde Mahkeme, kimi zaman ulusal mahkemelerin nefret söylemi olarak nitelendirmediği bazı ifadeleri nefret söylemi olarak sınıflandırmış (örneğin Sürek v. Turkey), kimi zaman ise ulusal mahkemelerin nefret söylemi değerlendirmelerini aşırı kısıtlayıcı bularak 10. madde kapsamında daha geniş bir koruma tanımıştır (örneğin Erbakan v. Turkey).

AİHM’nin nefret söylemine yaklaşımı zaman içinde evrilmiş; katı bir dönemlendirmeden ziyade çeşitlilik gösteren ve bağlama duyarlı bir nitelik sergilemiştir. Bu evrim, en iyi şekilde katı kronolojik evrelerden ziyade, Mahkeme’nin her davanın somut olgularına göre benimsediği farklı hukuki yaklaşımlar üzerinden anlaşılabilir. Bazı kararlarda Mahkeme, belirli nefret söylemi biçimlerini 10. madde kapsamındaki korumanın tamamen dışında tutar. Diğerlerinde ise ifadenin bağlamını, konuşmacının niyetini ve kamusal tartışmaya yaptığı katkıyı göz önünde bulundurarak daha geniş bir koruma tanır. Ayrıca, hedef alınan bireylerin onurunun ve psikolojik bütünlüğünün tehlikede olduğu davalarda Mahkeme, devletlerin bu hakları korumak amacıyla bu tür ifadeleri kısıtlama konusunda pozitif bir yükümlülüğe sahip olabileceğine hükmetmiştir.

Örneğin, Holokost gibi tarihsel travmaların doğrudan inkârını içeren davalarda Mahkeme, söz konusu ifadelerin Sözleşme’nin temel değerleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle 17. maddeyi uygulayarak bunları 10. madde korumasının dışında bırakmıştır (Garaudy v. France, 2003). Buna karşılık, siyasi yüklü tarihsel söylemleri içeren davalarda Mahkeme, bağlama ve konuşmacının niyetine ağırlık vererek ifadeyi daha koruyucu bir tutum benimsemiştir (Perinçek v. Switzerland, 2015). Daha yakın tarihli kararlar ise başka bir kaymayı ortaya koymaktadır: Mahkeme, özellikle onur, güvenlik ve psikolojik iyi oluş açısından nefret söyleminin hedefi olan bireyleri korumak amacıyla, devletlere 8. ve 14. maddeler kapsamında pozitif yükümlülükler yüklemeye başlamıştır (Minasyan and Others v. Armenia, 2025).

Bu çalışma, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin nefret söylemine ilişkin içtihadını üç temel yaklaşım üzerinden incelemektedir: kötü eğilim (bad tendency) yaklaşımı, tahrik (incitement) yaklaşımı ve hedef alınan bireyleri korumaya odaklanan pozitif yükümlülükler yaklaşımı. Çalışma, bu yaklaşımların ne ölçüde tutarlı, öngörülebilir ve demokratik bir toplumun temel değerleriyle bağdaşır biçimde uygulandığını değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

1. Kötü Eğilim Yaklaşımı: Gelecekteki Zarara Dayalı Varsayımsal Yasaklama

AİHM’nin nefret söylemi içtihadında ortaya çıkan en erken yaklaşımlardan biri “kötü eğilim” (bad tendency) yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, belirli ifadelerin -anlık ya da somut bir zarara yol açmasa bile- gelecekte ayrımcılığı, şiddeti ya da toplumsal düşmanlığı tahrik edebileceği varsayımına dayanır. Bu yaklaşımın kökleri, esas olarak sözün kamu düzenini bozma potansiyeline odaklanan Anglo-Amerikan hukukundaki “kötü eğilim” testine kadar uzanır (Sottiaux, 2011; Sottiaux, 2022).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu yaklaşımı ilk kez açıkça Féret v. Belgium (2009) ve Le Pen v. France (2010) davalarında benimsemiştir. Her iki dava da, siyasi propaganda yoluyla göçmen karşıtı, İslamofobik ve ayrımcı mesajlar yayan aşırı sağ siyasetçilerle ilgilidir. Mahkeme, bu tür ifadelerin “toplumu kutuplaştırma, hoşgörüsüzlüğü artırma ve ayrımcılığı meşrulaştırma” riski taşıdığı gerekçesiyle ifade özgürlüğü hakkı kapsamında korunmadığına hükmetmiştir.

Bu yaklaşımın en çarpıcı özelliği, açık bir tahrik ya da niyet gösterimi gerektirmemesidir. Mahkeme, bu tür söylemlerin -özellikle daha az bilgilendirilmiş toplum kesimleri arasında- korku ve nefret uyandırma potansiyelini, kısıtlama için yeterli bir gerekçe olarak değerlendirmektedir. Örneğin Féret davasında, söz konusu broşürler açık bir şiddet çağrısı içermiyordu; ancak Mahkeme, kullanılan dilin göçmenleri “suçlu” bir tehdit olarak resmettiğini ve bu nedenle kamu düzenini zedeleyebileceğini tespit etmiştir. Benzer biçimde Le Pen davasında, “25 milyon Müslüman olduğunda, kontrolü ele geçirecekler” ifadesi, dini kimliğe dayalı bir tehdit algısı yarattığı gerekçesiyle korumanın dışında bırakılmıştır (Alaburić, 2015; Weber, 2009).

Sonraki yıllarda kötü eğilim yaklaşımı, homofobik söylem (Vejdeland v. Sweden, 2012; Lilliendahl v. Iceland, 2020), yabancı düşmanı ifadeler (Atamanchuk v. Russia, 2021; Sanchez v. France, 2021) ve terörizmle ilişkili söylem (Altıntaş v. Turkey, 2020; Bayar and Gürbüz v. Turkey, 2019) içeren davalarda da uygulanmıştır. Bu kararlarda Mahkeme, ifadelerin açık bir şiddet çağrısı içermese dahi, ayrımcı ya da önyargılı bulunmaları hâlinde nefret söylemi olarak nitelendirilebileceğini vurgulamıştır. Özellikle Vejdeland davasında Mahkeme, lise öğrencilerine dağıtılan broşürlerde eşcinselliğin “ahlaki bir çöküş” olarak tanımlanmasının, tek başına nefret söylemi teşkil etmeye yeterli olduğuna hükmetmiştir (Sottiaux, 2022; Alkiviadou, 2018).

Benzer biçimde Sanchez v. France davasında, bir belediye başkanının sosyal medya sayfasındaki İslamofobik yorumları kaldırmamış olması, ihlal teşkil etmediği yönünde değerlendirilmemiştir; zira Mahkeme, bu yorumları “onaylamaya yönelik örtük bir niyetin” çıkarılabileceğine hükmetmiştir. Z.B. v. France davasında ise, küçük bir çocuğa “Ben bir bombayım” ve “11 Eylül’de doğdum, Cihat” yazılı bir tişört giydirilmesi -açık bir şiddet çağrısı içermese dahi- terörizmi yücelttiği gerekçesiyle ifade özgürlüğü korumasının dışında bırakılmıştır (Sottiaux, 2022; Fedele, 2020).

Kötü eğilim yaklaşımı, ifade özgürlüğünü sınırlamak için en düşük eşiği temsil eder. Mahkeme’nin, çoğunlukla kapsamlı bir bağlamsal analiz ya da konuşmacının niyetini dikkate almadan, sözün “tehlikeli” potansiyeline dayanarak sansür uygulayan önleyici bir mantığa dayanması, önemli akademik eleştirilere yol açmıştır. Özellikle terörizmle ilgili davalarda, gazetecilerin yalnızca belirli görüşleri aktardıkları için cezalandırılması, Mahkeme’nin Jersild v. Denmark davasında ortaya koyduğu basın özgürlüğüne ilişkin önceki tutumuyla tutarsız görülmüştür. Bu durum, gazetecilik korumalarının aşınmasına dair kaygıları artırmıştır (Ó Fathaigh & Voorhoof, 2019; Alkiviadou, 2025).

İlgili kararlardaki karşı oy yazılarının incelenmesi, bazı hâkimlerin de kötü eğilim yaklaşımına yöneltilen eleştirileri kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, bu yaklaşımın uygulandığı önemli davalardan biri olan Féret v. Belgium’daki Hâkim András Sajó’nun karşı oy yazısı özellikle dikkat çekicidir:

“İçerik düzenlemesi ve içeriğe dayalı söz kısıtlamaları, belirli ifadelerin Sözleşme’nin ruhuna aykırı olduğu varsayımına dayanır. Ancak ‘ruhlar’ net standartlar sunmaz ve istismara açıktır. Hâkimler de dâhil olmak üzere insanlar, katılmadıkları pozisyonları açıkça kabul edilemez ve bu nedenle korunan ifade alanının dışında olarak nitelendirme eğilimindedir. Oysa tam da nefret ettiğimiz ya da hor gördüğümüz fikirlerle karşılaştığımızda, yargımızda en dikkatli olmamız gereken andır; çünkü kişisel kanaatlerimiz, aslında neyin tehlikeli olduğuna dair düşüncelerimizi etkileyebilir.”

2. Tahrik Yaklaşımı: Sorumluluğun Belirlenmesinde İçerik, Niyet ve Bağlamın Dengelenmesi

AİHM’nin nefret söylemi içtihadında zamanla öne çıkan ikinci temel yaklaşım “tahrik” (incitement) testidir. Kötü eğilim modelinin aksine bu yaklaşım, odağı yalnızca zararlı eğilimlerden ya da saldırgan dilden, ifadenin yasa dışı bir eylemi doğrudan savunup savunmadığına ve böyle bir eylemin gerçekleşme ihtimalinin gerçek olup olmadığına kaydırır. Bu yönüyle, ABD Yüksek Mahkemesi’nin Brandenburg v. Ohio kararında formüle ettiği “açık ve mevcut tehlike” standardına yakından benzemektedir (Sottiaux, 2022; Buyse, 2014).

Tahrik yaklaşımı ilk olarak 1990’larda, terörizm bağlamında ifade özgürlüğüne ilişkin davalarda ortaya çıkmıştır. Zana v. Turkey ve Sürek (No. 1) v. Turkey davalarında Mahkeme, ifadenin bir şiddet çağrısı içerip içermediğini değerlendirmiş ve böyle bir çağrının olası etkisini daha geniş bağlamı içinde ele almıştır. Örneğin Sürek (No. 1) davasında Mahkeme, bir dergide yayımlanan ve “katliam” ve “katiller çetesi” gibi terimler kullanan mektupların, bağlamları ve arkalarındaki niyet ışığında değerlendirildiğinde şiddete tahrik teşkil ettiğine hükmetmiştir.

Bu yaklaşım çerçevesinde AİHM, yalnızca ifadenin içeriğine değil, aynı zamanda ifadenin yayıldığı araç, konuşmacının kamusal konumu, hedef kitle ve toplumsal ortamın genel hassasiyeti gibi bağlamsal etkenlere de önemli ölçüde ağırlık verir. Örneğin Gül and Others v. Turkey davasında Mahkeme, protestonun radikal sloganlar içermesine rağmen barışçıl nitelikte olduğu ve sınırlı bir etkiye sahip olduğu gerekçesiyle başvurucuların ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir (Sottiaux, 2022).

Benzer biçimde Savva Terentyev v. Russia davasında Mahkeme, polise yönelik ağır hakaretler içeren bir blog yazısını incelemiştir. Mahkeme, ifadelerin kışkırtıcı bir metafor ve duygusal bir tepki olarak anlaşılabileceğine hükmetmiş ve “yakın ve muhtemel bir tehdidin” bulunmadığı sonucuna varmıştır. Bu temelde Mahkeme, başvurucunun ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Ancak Mahkeme, “yakınlık” (imminence) koşuluna her zaman tutarlı biçimde atıfta bulunmamıştır. Örneğin Kilin v. Russia davasında, açık bir şiddet çağrısı ya da net ve yakın bir tehdit bulunmamasına rağmen Mahkeme, 10. maddenin ihlal edilmediğine hükmetmiştir. Bu karar, konuşmacının varsayılan niyetine ve içeriğin radikal gruplar üzerindeki potansiyel etkileyici niteliğine dayandırılmıştır.

Dahası, Tagiyev and Huseynov v. Azerbaijan davasında, ulusal mahkemenin İslam hakkında kışkırtıcı ifadeleri nefrete tahrik olarak nitelendirme kararı AİHM tarafından yetersiz bulunmuştur. Mahkeme, ulusal makamların bağlamı, kamu yararını ve konuşmacının niyetini dikkate almadığını vurgulamıştır (Sottiaux, 2022). Özellikle konuşmacının “nefreti tahrik etme niyetinin” gerektiği gibi incelenmediğinin altını çizmiştir.

Bütün bu örnekler, AİHM’nin yalnızca zararlı eğilimlerin ya da saldırgan içeriğin ötesine geçen, çok faktörlü bir test uygulamaya çalıştığını göstermektedir. Bunun yerine Mahkeme, ifadenin yasa dışı bir eylemi tetikleme potansiyeli ve konuşmacının niyeti gibi unsurlara odaklanır. Ancak bu etkenler davalar arasında aynı tutarlılıkla uygulanmadığından, Mahkeme’nin içtihadında belirli bir düzeyde öngörülemezliğin sürdüğü ileri sürülebilir (Sottiaux, 2022).

Sonuç olarak tahrik yaklaşımı, daha dar bir ölçüt uyguladığı için kötü eğilim testine kıyasla genellikle ifade özgürlüğünü daha koruyucu bir yaklaşım olarak kabul edilir. Yalnızca olası zarara ya da kışkırtıcı içeriğe dayanmak yerine, ifadenin doğrudan şiddeti ya da ayrımcılığı savunup savunmadığını inceler.

3. Pozitif Yükümlülükler Yaklaşımı: Hedef Alınan Bireyleri Korumak

AİHM’nin son dönem içtihadında daha belirgin hâle gelen üçüncü yaklaşım, ifade özgürlüğünü yalnızca kısıtlanması gereken bir hak olarak değil, devletlerin müdahale etme yükümlülüğüne sahip olabileceği bir alan olarak yeniden tanımlar. Bu çerçevede odak, konuşmacının özgürlüğünden uzaklaşarak nefret söyleminin hedefi olan bireylerin haklarına -özellikle onurlarına, psikolojik bütünlüklerine ve kişisel güvenliklerine- kayar (Alkiviadou, 2025; Weber, 2009).

Bu içtihadi kayma, özellikle Minasyan and Others v. Armenia (2025) davasında belirgin hâle gelmiştir. Bu davada, bir gazetenin LGBT+ hakları aktivistlerini kamuya açık biçimde hedef alması, karalaması ve ayrımcılığa tahrik etmesi, AİHM tarafından hem özel hayata saygı hakkı (8. madde) hem de ayrımcılık yasağı (14. madde) kapsamında incelenmiştir. Mahkeme, devletin yalnızca hakların pasif bir güvencesi olmadığını, aynı zamanda üçüncü taraflardan kaynaklanan saldırılara karşı bireyleri koruma konusunda aktif bir yükümlülük taşıdığını vurgulamıştır. Bu bağlamda, nefret söyleminin hedefi olanların yaşadığı zararlar -kamusal yaşamdan dışlanma, mesleki itibar kaybı, çevrimiçi taciz gibi- ifade özgürlüğünün soyut alanının ötesine geçerek somut toplumsal sonuçlar doğurmaktadır.

Pozitif yükümlülüklere dair bu anlayış, daha önce Beizaras and Levickas v. Lithuania (2020) gibi davalarda da tesis edilmişti. Bu kararda Mahkeme, devletin, sosyal medyada eşcinsel bir çifte yönelik homofobik yorumlara etkili bir cezai ya da idari yanıt vermemesinin bir ifade özgürlüğü meselesi olmadığını, aksine ayrımcılığa karşı koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi olduğuna hükmetmiştir (Sottiaux, 2022).

Pozitif yükümlülükler yaklaşımı, ifade özgürlüğünün klasik paradigmasından önemli bir kopuşu işaret eder. Mesele artık yalnızca devletin konuşmacının haklarına müdahale etmesini engellemekle sınırlı değildir; aynı zamanda “hedef alınan bireyleri görünmez kılan sessizlik” karşısında devletin sorumluluğunun tanınmasına da uzanır. Bu kayma, AİHM’nin yalnızca negatif hakların bekçisi değil, aynı zamanda çoğulcu bir toplumun en savunmasız kesimlerini korumaya adanmış aktif bir dengeleyici aktör olarak gelişen rolünü ortaya koymaktadır.

Öte yandan bu yaklaşım, ifade özgürlüğü açısından da kaygılar doğurmaktadır. Bazı yorumcular, devletin aşırı koruyucu bir tutumunun, “hedef alınanları koruma” adına ifade özgürlüğünün kapsamını aşırı biçimde daraltabileceğini ve eleştirel kamusal söylemi zayıflatabileceğini ileri sürmektedir (Alkiviadou, 2025). Dahası, hedef alınan birey ile korumaya duyulan ihtiyaç arasındaki bağlantının ne kadar doğrudan olması gerektiğine dair sorular da gündemdedir -örneğin, korumanın yalnızca algılanan grup aidiyeti temelinde talep edilip edilemeyeceği. Minasyan davasında Mahkeme, bireylerin bizzat LGBT+ oldukları için değil, LGBT+ haklarını savundukları için hedef alınmalarını yeterli bulmuştur. Böylece Mahkeme, “bağlantı yoluyla ayrımcılık” doktrinini genişletmiştir.

Sonuç olarak pozitif yükümlülükler yaklaşımı, AİHM’nin ifade özgürlüğü içtihadı içinde, hedef alınan bireylerin haklarını merkeze koyan yeni bir koruyucu paradigma geliştirdiğini göstermektedir. Bu paradigma yalnızca sözün içeriğini değil, aynı zamanda alıcılarını da dikkate alır. Bu yaklaşımın demokratik çoğulculuk, eşit vatandaşlık ve toplumsal içermeyi güçlendirme potansiyeli taşıdığı düşünülse de, keyfi sansür ve aşırı devlet müdahalesi risklerine karşı dikkatli bir normatif çerçeveyle desteklenmesi de gerekmektedir (Sottiaux, 2022; Alkiviadou, 2025).

Sonuç

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin nefret söylemine ilişkin içtihadı, ifade özgürlüğü ile ayrımcılıkla mücadele arasında hassas bir denge kurma yönündeki sürekli bir çabayı yansıtmaktadır. Bu çaba, ne yalnızca içeriğe dayanarak sözü kısıtlayan reflektif bir yasakçılığa, ne de her türlü ifadeyi istisnasız koruyan mutlakiyetçi bir liberalizme denk düşer. Bunun yerine Mahkeme, sözün bağlamına, hedefine ve daha geniş toplumsal etkisine göre değişen, çok katmanlı bir değerlendirme çerçevesi geliştirmiştir.

Kötü eğilim yaklaşımı, olası tehlikeleri gerçekleşmeden önce önlemeyi amaçlayan bir öngörü mantığıyla işler. Tahrik yaklaşımı ise buna karşılık, yasa dışı eylemlerin doğrudan savunulmasına odaklanarak daha dar bir eşik uygular. Pozitif yükümlülükler yaklaşımı ise odağı, yalnızca devlet müdahalesini sınırlamaktan, devletin eylemsizliğinden doğabilecek zararları da ele almaya kaydırır ve bireylerin eşitlik ile güvenlik haklarını merkeze yerleştirir. Bir arada değerlendirildiğinde bu üç yaklaşım, Mahkeme’nin yalnızca sözün bir düzenleyicisi olarak değil, aynı zamanda toplumsal barışın, çoğulculuğun ve azınlık haklarının bir bekçisi olarak da işlev gördüğünü ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte bu doktrinel çeşitlilik, öngörülemezlik ve tutarsızlık eleştirilerini de beraberinde getirmiştir. İfade özgürlüğü ile toplumsal zarar potansiyeli arasındaki sınırın nereye çizileceği ya da niyet, bağlam ve etkinin ne ölçüde dikkate alınması gerektiği gibi sorular, Mahkeme’nin içtihadında her zaman net ve tutarlı yanıtlar bulamamaktadır. Bu nedenle AİHM, çoğulcu demokrasilerin savunmasız kesimlerini korumayı amaçlarken, temel bir özgürlük alanını gereksiz yere daraltmamak için de dikkatli ve bağlama duyarlı bir denge kurmalıdır.

Kaynakça

  1. Weber, A. (2009). Manual on Hate Speech. Council of Europe Publishing
  2. Sottiaux, S. (2011). ‘Bad Tendencies’ in the ECtHR’s ‘Hate Speech’ Jurisprudence. European Constitutional Law Review, 7(1), 40-63.
  3. Sottiaux, S. (2022). Conflicting Conceptions of Hate Speech in the ECtHR’s Case Law. German law journal, 23(9), 1193-1211.
  4. Alaburić, V. (2018). Legal concept of hate speech and jurisprudence of the European Court of Human Rights. Politička misao: časopis za politologiju, 55(4), 230-252.
  5. Alkiviadou, N. (2018). The legal regulation of hate speech: The international and European frameworks. Politička misao, 55(04), 203-229.
  6. Fedele, A. (2020). No room for homophobic hate speech under the EHCR: Carl Jóhann Lilliendahl v. Iceland. Strasbourg Observers. Retrieved from https://strasbourgobservers.com/2020/06/26/no-room-for-homophobic-hate-speech-under-the-ehcr-carl-johann-lilliendahl-v-iceland
  7. Ó Fathaigh, R., & Voorhoof, D. (2019). ECtHR engages in dangerous triple pirouette to find criminal prosecution for media coverage of PKK statements did not violate Article 10. Strasbourg Observers. Retrieved from https://strasbourgobservers.com/2019/10/14/ecthr-engages-in-dangerous-triple-pirouette-to-find-criminal-prosecution-for-media-coverage-of-pkk-statements-did-not-violate-article-10/
  8. Alkiviadou, N. (2025). Hate Speech, Positive Obligations and Free Speech: The ECtHR’s Expanding Framework in Minasyan and Others v. Armenia (2025). Strasbourg Observers. Retrieved from https://strasbourgobservers.com/2025/03/07/hate-speech-positive-obligations-and-free-speech-the-ecthrs-expanding-framework-in-minasyan-and-others-v-armenia-2025/
  9. Buyse, A. (2014). Dangerous expressions: The ECHR, violence and free speech. International & Comparative Law Quarterly, 63(2), 491-503.

Son Blog Yazıları

No posts found!

AB Temel Haklar