İnsan Hakları Blog

Nefret Bir Silaha Dönüştüğünde: Devlet Destekli Nefret Söylemi Neden Yeni Yanıtlar Gerektiriyor?

Paylaş

Miranda Mchedlishvili *

Her Nefret Söylemi Aynı Değildir

Nefret söylemi geleneksel olarak önyargıda ve toplumsal gerilimlerde kök salan bir toplumsal sorun olarak anlaşılagelmiştir. Ancak her nefret söylemi aynı değildir. Otoriter rejimler artık nefret söylemini, muhaliflerini sınırların ötesinde susturmak amacıyla endüstriyel ölçekte koordine kampanyalar yürüterek dijital sınıraşan baskının bir aracı olarak silahlandırmaktadır. Knight First Amendment Institute’a konuşan bir Eritreli gazeteci şöyle diyor: “Eritrelilerin benden nefret mi ettiğini yoksa beni mi desteklediğini bilmiyorum, çünkü şahsen çok fazla sayıda saldırıya uğradım.”

Avrupa’nın dijital düzenlemeleri, platform hesap verebilirliği ve kendiliğinden ortaya çıkan toplumsal nefret için tasarlanmıştı; koordineli devlet operasyonları için değil. Bu ayrımı fark etmek yalnızca analitik bir mesele değildir; etkili bir yönetişime giden ilk adımdır. Avrupa’nın düzenleyici çerçeveleri bir tür nefret söylemini ele almak üzere inşa edilmiştir ve yapısal olarak diğerine hazırlıksızdır. Bu uyumsuzluk kabul edilmedikçe, verilen yanıtlar tehdidi tamamen ıskalamaya devam edecektir.

Geleneksel Model

Toplumsal Sorun Olarak Nefret Söylemi

Din, ırk, etnik köken, milliyet, cinsiyet ya da engellilik temelinde bireyleri ya da grupları hedef alan ifadeler olan nefret söylemi, uzun zamandır önyargıda ve toplumsal gerilimlerde kök salan bir toplumsal sorun olarak anlaşılmaktadır. Güç hiyerarşilerini pekiştirir, ayrımcılığı normalleştirir ve ötekileştirilmiş sesleri susturur. Bu tür nefret söylemi, var olan toplumsal gerilimlerden kendiliğinden doğar.

Dijital ortamlar bu dinamikleri güçlendirir. Algoritmalar benzer düşünen kullanıcıları birbirine bağlayarak var olan önyargıları pekiştirir. Bir ülkede oluşturulan nefret dolu bir mizah görseli (meme), saatler içinde başka bir topluluğa yayılabilir. Sonuçta değişen şey altta yatan önyargı değil, bu önyargının erişim gücüdür.

Mevcut Düzenleyici Yaklaşımlar: AB Modeli

Avrupa Birliği (AB), kapsamlı dijital düzenlemeler yoluyla öncülük etmiştir. Dijital Hizmetler Yasası (DSA), çok büyük çevrimiçi platformları (VLOP’lar) ve arama motorlarını, yasa dışı içeriğin yayılması ve seçim bütünlüğüne yönelik tehditler de dâhil olmak üzere “sistemik riskleri” değerlendirmek ve azaltmakla yükümlü kılar. Yapay Zeka Yasası (AI Act), kullanıcılar makinelerle etkileşime girdiğinde şeffaflığı güvence altına alırken, medya okuryazarlığı girişimleri kullanıcıların manipülasyonu tanımasına yardımcı olur. Bireysel düzeyde ise tanık müdahalesi (bystander intervention) üzerine yapılan araştırmalar umut verici sonuçlar göstermektedir: kullanıcılar hem müdahale etme özgüvenine hem de becerisine sahip olduklarında, nefret söylemi dinamiklerini etkili biçimde kesintiye uğratabilir ve topluluk normlarını zamanla değiştirebilirler.

Bu araçların ortak bir varsayımı vardır: nefret söylemi, önyargı ya da toplumsal çatışmadan beslenerek bireylerden ya da topluluklardan kendiliğinden doğar. Verilen yanıtlar platform tasarımına (algoritmik yayılımı azaltmak), bireysel hesap verebilirliğe (içeriği kaldırmak, kışkırtanları kovuşturmak) ve toplumsal dinamiklere (tanıkları güçlendirmek, diyaloğu teşvik etmek) odaklanır.

Bu yaklaşım, kişisel ağlar aracılığıyla yayılan, önyargı ya da toplumsal çatışmadan beslenen nefret söylemi için işe yarar. Ancak devlet tarafından silahlandırılan nefret söylemi, aynı sorunun yalnızca daha büyük ya da daha yoğun bir versiyonu değildir; kategorik olarak farklıdır. Aradaki fark yalnızca söylemi kimin ürettiğinde değil, hangi amaca hizmet ettiğinde yatar: ifade arayan bir önyargı değil, denetim arayan bir stratejidir. Bir sonraki bölümün göstereceği gibi, bu kayma, sorunun nasıl anlaşılması ve ele alınması gerektiğine dair her şeyi değiştirir.

Farklı Bir Olgu

Bir Devlet Silahı Olarak Nefret Söylemi

UNESCO’nun çerçeve belgesinin de kabul ettiği gibi, nefret söyleminin birleşik bir uluslararası hukuki tanımı yoktur. Bu belirsizlik, otoriter devletler için fırsatlar yaratır. Devlet tarafından silahlandırılan nefret söylemi, kimlik temelli saldırıları siyasi bir silah olarak konuşlandıran koordineli hükümet kampanyalarını ifade eder. Önyargı ya da toplumsal gerilimden doğan toplumsal nefret söyleminin aksine, bu kampanyalar stratejik olarak planlanır. Kritik olan şu ki, nefret söylemi burada baskının kendisi değil, daha geniş baskı kampanyaları içinde bir taktik olarak işler; belirli bireyleri susturmak için dezenformasyon, gözetim ve teknik saldırılarla birlikte yürütülür. Kendiliğinden ortaya çıkan nefret söylemi genellikle akran baskısı ya da gündelik “takılma” (banter) yoluyla ortaya çıkarken, devlet düzeyindeki nefret söylemi hesaplı, sürekli ve sınır ötesidir. Araştırmacıların “nefretin siyasallaşması” (politicization of hate) olarak adlandırdığı şey tam olarak budur: ifade arayan bir önyargı değil, siyasi denetim için kasıtlı olarak konuşlandırılan nefret dolu bir söylem.

Devlet tarafından silahlandırılan nefret söylemi bir yönetişim mekanizması olarak işler. Otoriter rejimler, birleşik uluslararası hukuki tanımların yokluğundan yararlanarak, seçimler gibi kritik anlarda muhalifleri tehdit olarak damgalamak için iç hukuku silahlandırır. Amaç sistematiktir: dışlamayı normalleştirmek, korku yoluyla muhalefeti susturmak ve eleştirel sesleri tamamen ortadan kaldıran bir “sessizlik sarmalı” (spiral of silence) yaratmak.

Dijital Sınıraşan Baskı Nasıl İşler?

Knight First Amendment Institute’un araştırması, bunun pratikte nasıl işlediğini göstermektedir. 2019 ile 2024 yılları arasında araştırmacılar, sürgünde yaşayan 80’den fazla insan hakları savunucusu, gazeteci ve aktivistle görüşme yapmıştır. Bunlar, güvenlik için otoriter rejimlerden Amerika Birleşik Devletleri’ne, Birleşik Krallık’a ve Avrupa’ya kaçmış kişilerdi. Hedef alınan kişiler, kökenleri ne olursa olsun benzer örüntüler bildirmiştir: Ruandalı muhalifler, Uygur aktivistler, Suriyeli gazeteciler ve Eritreli insan hakları savunucularının hepsi, sınırları aşarak kendilerini takip eden dijital kampanyalar yaşamış ve sürgünü her şeyden çok güvensiz hissetmiştir.

Örüntü sistematiktir. İlk olarak devletler, hedeflerin telefonlarına Pegasus gibi ticari casus yazılımlar bulaştırarak tüm iletişimlerine, konumlarına ve kişilerine erişir. Ardından saldırılar gelir. Sosyal medyadaki koordineli taciz kampanyaları, resmi operasyonları kendiliğinden gelişen eleştiriymiş gibi görünenle harmanlayan, devlet destekli “dijital ordular” kullanır. Hedef alınan kişilerin güvenilirliğini yok etmek için dezenformasyon yayılır. Teknik saldırılar, muhaliflerin web sitelerini ve bağımsız medya platformlarını çökertir. Devletler, gözetim verilerini ailelerini ülkede tehdit etmek için kullanarak sürgündekileri susmaya zorlar.

Güç dengesizliği aşırıdır. Hedef alınan bireylerin dijital güvenliği asgari düzeydedir. Devletler ise özel istihbarat şirketleri, profesyonel bilgisayar korsanları ve ulusal bütçelerle finanse edilen sofistike operasyonlar kullanır. Hedeflenen sonuca ulaşılır: öz-sansür. Kurbanlar çevrimiçi varlıklarını durdurur ya da sınırlandırır ve aktivizmden geri çekilir. Otoriter aktörler, uluslararası insan hakları hukukunun sınırlarının ötesinde geçerli olmadığını iddia ederek hukuki boşluklardan yararlanır. Buna paralel olarak, ev sahibi ülkeler de kısmen kendi sınır ötesi gözetim faaliyetlerini yürüttükleri için bu uygulamaları kınama kapasiteleri zayıfladığından, yanıt vermekte zorlanmaktadır.

Mevcut Çerçeveler Neden Yetersiz Kalıyor?

Toplumsal nefret söylemi ile onun devlet tarafından silahlandırılmış karşılığı arasındaki ayrım ortaya konduğunda, mevcut düzenleyici çerçevelerin ikincisini neden kapsamakta zorlandığı netleşir. Mevcut hukuki modelleri sınırlayan şey tasarım kalitesinin eksikliği değil, kapsamdaki temel uyumsuzluktur. DSA, platform yönetişimi için oluşturulmuştur; devlet tarafından silahlandırılan nefret söylemi kampanyaları için değil. İki kritik boşluk, bu çerçevenin devlet düzeyindeki aktörleri neden kapsamakta zorlandığını göstermektedir.

Saldırıları Tasarım Kusuru Olarak Görmek

DSA’nın dili, altta yatan bir varsayımı ortaya koyar: zararlı içerik, platformların işleyiş biçiminin kasıtsız bir yan etkisi olarak ortaya çıkar. Düzenleme, “yasa dışı içeriğin yayılmasını artırma” gibi riskleri, algoritmik önerilerin yan ürünleri olarak, yani platformlar etkileşimi önceliklendirdiğinde kazara ortaya çıkan şeyler olarak ele alır.

Platform arızaları ile koordineli saldırılar arasında önemli bir fark vardır. Algoritmalar kullanıcıları ilgi alanlarına göre gruplandırıp etkileşimi artırmak için ayrıştırıcı içeriği öne çıkardığında, bu düzeltilebilir bir tasarım kusurudur. Bir hükümet, sürgündeki belirli bir gazeteciyi hedef almak için binlerce senkronize hesap konuşlandırdığında, bu teknik bir sorun değildir; bir saldırıdır.

DSA her ikisini de platform tarafından azaltılması gereken “sistemik riskler” olarak ele alır. Platformlar örüntüleri tespit eder, içerik kaldırır, uyum raporları sunar. Ancak kampanyaların arkasındaki devlet aktörlerini belirleyecek bir mekanizma yoktur. Hükümetleri hesap verebilir kılacak bir yol yoktur. Yalnızca içerik kaldırmanın, ulusal istihbarat bütçeleriyle desteklenen operasyonları durduramayacağına dair bir kabul yoktur. Platformlar bugünün gönderilerini kaldırır. Devlet yarın yeni hesaplar oluşturur ve devam eder.

Bireysel Seslerin Ölçeklenemediği Zaman

Daha önce açıklanan tanık müdahalesi yaklaşımı, anlamlı bir toplumsal baskı yaratan bireysel seslere dayanır. Ancak bu mekanizma, devlet operasyonlarıyla karşı karşıya kaldığında işlemez hâle gelir.

Aynı anda faaliyet gösteren binlerce hesabı içeren sistematik kampanyalar, bireysel müdahalenin anlamlı bir etki yaratamayacağı koşullar yaratır. Bir kişinin karşı-söylemi, binlerce koordineli mesaj tarafından kaplanan tek bir sese dönüşür. Sayısal dengesizlik, anlamlı bir etkileşimi imkânsız kılar.

Sorun insanların beceri ya da cesaretten yoksun olması değil, ölçeğin kategorik olarak farklı olmasıdır. Karşı-söylem kritik bir demokratik araç olmaya devam etse de, sınırları vardır. Devlet güdümlü kampanyalara gerçek zamanlı olarak karşı koyabilecek endüstriyel bir üretim kapasitesinden yoksundur.

İleriye Giden Yol

Toplumsal nefret söylemi ile devlet tarafından silahlandırılan nefret söylemi arasındaki ayrım salt akademik bir mesele değildir. Etkili yanıtları ve bu yanıtların doğasında var olan sınırlılıkları belirler. Mevcut çerçeveler, toplum içi gerilimlerden doğan nefret söylemi için işe yarar. Ancak hükümetler nefret söylemini sınıraşan baskının bir silahı olarak konuşlandırdığında, bu araçlar tehdidi ele alamaz.

Uyumsuzluk yapısaldır. Algoritmik yayılımı ele alan düzenlemeler, kasıtlı devlet saldırılarına karşı koyamaz. Tanık müdahalesi, endüstriyel düzeydeki bilgi savaşına ölçeklenemez. Geleneksel içerik denetimi gönderi bazında işlerken, devlet operasyonları sürekli kampanyalar olarak işler.

İhtiyaç duyulan şey, devlet tarafından silahlandırılan nefret söyleminin, koordineli eylem gerektiren ayrı bir tehdit kategorisi olduğunun tanınmasıdır. Ev sahibi devletler, kurbanları korumak ve sınıraşan dijital baskı için hukuki çerçeveler oluşturmak zorundadır. Uluslararası iş birliği elzemdir. Bu, dijital baskı birimlerini yöneten yetkililere vize kısıtlamaları getirmeyi, gözetim teknolojisi satın alımlarını hedef alan varlık dondurmalarını ve dijital sınıraşan baskıyı diplomatik sonuçlar için gerekçe olarak tanıyan çok taraflı anlaşmaları içerebilir.

Sivil toplum örgütleri elzem destek ve belgeleme sağlar, ancak diplomatik ve hukuki mekanizmaların yerini alamaz. Temel ilke dayanışmadır, ancak dayanışmanın yalnızca ifade edilmesi değil, kurumsallaştırılması gerekir. Sınıraşan nefret kampanyaları, izolasyon yoluyla başarıya ulaşır. Devletleri, sivil toplumu ve uluslararası kurumları birbirine bağlayan koordineli yanıtlar bu mekanizmayı bozar ve tepkisel içerik denetiminden stratejik hesap verebilirliğe geçişi sağlar. Nihayetinde, devlet tarafından silahlandırılan nefret söylemini ayrı bir tehdit kategorisi olarak tanımak bir seçenek değildir: amacına uygun bir yönetişime giden ilk ve en temel adımdır.

Kaynakça

  1. “digital transnational repression” — https://freedomhouse.org/report/special-report/2020/digital-transnational-repression-toolkit-and-its-silencing-effects
  2. “Knight First Amendment Institute” — https://knightcolumbia.org/content/silenced-by-surveillance-the-impacts-of-digital-transnational-repression
  3. “expressions targeting individuals or groups based on religion, race, ethnicity, nationality, gender, or disability” — https://www.mdpi.com/2076-0760/14/10/610
  4. “Digital Services Act” — https://digital-strategy.ec.europa.eu/en/policies/digital-services-act
  5. “AI Act” — https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=CELEX%3A32024R1689
  6. “media literacy” — https://digital-strategy.ec.europa.eu/en/policies/media-literacy
  7. “bystander intervention” — https://journals.sagepub.com/doi/epub/10.1177/20563051251325598
  8. “UNESCO” — https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000379177
  9. “State-weaponised hate speech” — https://www.idea.int/news/when-words-become-weapons-how-hate-speech-threatens-democracy
  10. “banter” — https://journals.sagepub.com/doi/epub/10.1177/21674795221132728
  11. “politicization of hate” — https://journals.sagepub.com/doi/epub/10.1177/00219096241230500
  12. “spiral of silence” — https://www.mdpi.com/2076-0760/14/10/610
  13. “Knight First Amendment Institute (ikinci geçtiği yer)” — https://knightcolumbia.org/content/silenced-by-surveillance-the-impacts-of-digital-transnational-repression
Picture of Miranda Mchedlishvili

Miranda Mchedlishvili

Nefret Söylemiyle Mücadele

Linkedin

Son Blog Yazıları

No posts found!

AB Temel Haklar